Alemin Zenci'si, Zencilerin Yüzakı..

Alemin Zenci'si, Zencilerin Yüzakı..

Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün, Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım, Bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar, anlatabilirdim, anlayabilseydim keşke, seninle yaşanan bir aşktan sonra, ayrılığın ölüm bile olsa, mavi bir ölüm olacağını...

Gül ve Hançer...

31/5/2008
Kategori: Derleme

BİR:

Yokluğun ve Yoksulluğun Kapısında, açıyor kapıyı. Giriyoruz içeri usulca, incitme korkusu bir köşemizde. Yürüyoruz. ‘Keşke’ diyorum içimden, ‘Keşke, anlayabilse yüreğim asl olanı’. İçim susmayı tercih ediyor. Susmak ağır gelmiyor belki ondan. Bir bakın; ben nerelerde, neleri kucaklamışım:

 

Şahidim rüzgarlardır Rabbim/Şu titreyen söğüt dalları... Ve ümidin içinde henüz kurumayan tohum, yeşermek için bir tebessüm bekliyor. Kalbimin toprağında yeşeriyorsun/Tenhâ bir bahçede seni örüyorum... Zaman kaldı mı ki? Bir an önce, yürekte başlamalı değil mi yönelmek gerçeğe? Ve böyle başladı benim terk-i dünya deyişim... Dünyaya inişin ardından, nerede son bulacağı bilinmeyen, yolculuğun duraklarında beklemenin imkansızlığını farkedince bir telaş, bir arayış, bir kayboluş, bir boşluk, bir... bir... bir... Savrulup geldim işte/Dünya yangınlarından bir bozgun artığı... Hani bile bile son bulacağını yolculuğun; hani bile bile biryerlerde hep devinen değişimi, lakin bir noktasına dahi uzanıp dokunamama... Acz mi? Eskidik ve eksildik biraz... Sürekli yanmak, yana yana bulmak benliği, bakışlarla dokunmak aşk’ına. Şimdi sesin doluyor içimin odalarına... Kapatılmış olmak mı dünyaya? Hani yok kapısı. O uçsuz bucaksız penceresi gök bile, bir perdenin ardında gizli. Yok hükmündedir dünya/Bir sürgün böyle biter ancak... Aslı şu ki; artık dilin söyleyeceği kalmadı. Sürekli tekrar, sürekli unutup hatırlama, belki yenileme, belki başka elbiselere bürüme. Mühlet bitti çözüldü dil/Beden nedir ki konuşan kalbim... Ne al’ı al, ne mor’u mor, bu başka; bu, her bakanın yüreğinin süslediği manzara. Senin renginle boyuyorum dünyayı... Akıyoruz geldiğimiz yere. Dağlardan mı çağlanır, denizlere mi ulaşılır, oradan nereye? Bendim sana güneyden gelen yolcu... Aşık olunca insan gör ki neleri şahit tutar. Belki dün’ü, belki an’ı, belki asr’ı, belki de... Gökte ay tanık oluyor aşkımıza... Maşuk ölümün ardında mıdır? Maşuk’a ölmeden de ulaşma imkanı verilmemiş midir? Tüm ihtişamına kainatın bakıp seyretmek O’nu... Şu ki, artık seyir acı vermeye başladı belki. Uzanıp dokunmak mı arzu? Ya kucaklaşmak mı? Ya ilahî bûse... Katlime bir ferman ver... Nihayetinde nihayet var işte her işin. Sürgiden hep sürgit devam değil yoluna. Aynı çizgide dümdüz, ne mümkün. Varsa başlangıç, vardır bir son. Hangi yönetmen bir ömür sürecek filmi yönetti? Hangi seyirci bir ömür aynı filmi seyretmeye tahammül edebildi? Ya hangi oyuncu bir ömür aynı rolde kalmayı başardı? Nasılsa biter saatleri ömrün/Nasılsa gelir akşam... Doğrudur kapılarla çevrili oluşumuz. Sürekli bir kapıdan girip, sürekli bir kapıdan çıkıyoruz. Bize varmak isteyen kapıyı çalmak, ardından gelecek ‘kimsin’ sorusunu duymak zorundadır. Öyle bir zaman ki; soru sormadan ard arda, kimse içeri alınmıyor. Bir tek mekan, bir tek yön, bir tek O... ‘ne yaparsan yap’ diyor; ‘ben’i andığın an sana dönerim yüzümü’ Kapıları açık semânın... Gecelerden bir geceydi. Uykudan aralandı gözler. Bir derviş dedi, ‘kapat gözlerini, başucundayım’. Ak sakal bu kadar mı yakışırdı? Başımda ney üfledi bir derviş... Duyuyor kulaklar, dalgalar kayaları yalayıp çekiliyor. Dalga varsa deniz olsa gerek... Bir koku, portakal çiçeği sanki. İlkbahar mı yoksa. Deniz ve ilkbahar ve portakal çiçeği. Gördüğün bir sürgün rüyası... Kimi der yokluk, kimi der bir yitiş, kimi der azap, kimi der giz... Oysa... Anla ki ölüm hayatın ardında/Merhametli bir bûsedir... Ya dilemeseydi. Nasıl yanıp tutuşacaktı gönül? Maşuk’u maşuk yapan aşık mıdır? Diledi ve ol dedi... Hangi kalemin kimde  yaralar kanatacağını, hangi kelimenin kimde ufuklar açacağını bilemezken çıkıyor karşısına pervasız duruş. İşte kanat sesleri martıların... Ah olsa kolay, silinmiyor ki insanlığın kiri, ölüm mü paklar ancak? Ya toprak almazsa içine cansız bedeni? Buğunu silip kendimi gördüm/Şimdi öyle bir şarkı var ki içimde/Bütün varlığımı yakıp/Kendimi bir sese ısmarladım... Ne varsa bana dair, ne varsa dünyaya dair, ne varsa zamanın yönüne dair... bir kalemde çekilir fotoğrafı asılır duvara. Film geçerken gözler önünde, hareketsiz durur öylece yetmiş yıl. Ölüm bile silemez yaşanmışları. Desem ki ben de unuttum/Sesimin bütün renklerini...

 

İKİ:

Aşk ile Yâr’da, su’da buluyoruz kendimizi. Islanmak evet. Hem de gözyaşında. Durduramıyoruz, ki belki durmasını istemiyoruz için için. ‘Kaybolanlar’ın, ‘kayboldum’ diyenlerin aradıkları tutunacak dal sunuluyor. Soruyorum ‘bana da yer var mıdır aranızda?’ Ve durduramıyorum taşanları:

 

Ne çok şey buluyor beni sen olmayınca... Yolların hep dar olduğunu, yolların hep iniş olduğunu ya da hep dimdik çıktığını yolların... yazık ki söyleyemez dil. Öyle olsaydı ne kolay sığınırdık mazeretlerimize ‘yorulduk’ demek için. Demli bir çay, biraz melâl/Yetmiyor bu hayatı anlamaya... Bu kadar kolay belki de barışmak ben ile. Şimdi gülümse kendine/İçine dön ve aşka çevir yönünü... Gitmek... gitmek... yine gitmek... Çok denenmiş olsa da, daha birçok kereler deneneceği gerçek olan, gitmek. Her seferinde başka yön, her seferinde başka arzu, her seferinde başka çehre... böyle sürüp giden ve sonuçta ortaya çıkan hayat öyküsü. Yine de... Bakışlarımızda saklı kalan/Ne varsa burada bırakıp/Gün ışımadan yollara düşelim... Ne yöne baksam uçurum mu? Karanlık ormanda bir garip his, korku mu? Yalnızlığın rengine boyanmış, adına kara demişler diye, karanlık mı? Ne desem boş... Hiçbir söz benim dengim değil/Bu dağ yolunda... Yürüyorum, hayatın üzerine basa basa. İzi var mıdır adımlarımın? Varsa da bir yelin savurabileceği kadar yüzeysel midir? Günün bitişini görebileceğimi kim iddia edebilir? Ölüm bir türküyü orta yerinden bölmenin resmidir... Kıvrılır, sağa döner, sola döner. İner, çıkar. Ama bilirim...  Yürüdüğüm bütün yollar sana... Deliyim, doğru. Deliliğim gözler önündedir, doğru. ‘Kime ne dellenişimden’ deyişim sıkçadır, doğru. İşim insanlarla değil. Bir çınar ağacının altında/İçimde seni herkesten gizleyip/Güneşe karşı şarkılar söyleyeceğim... Korkağın biri olduğumu epey önceden kabullendim. O kadar ki, geçip aynam’ın karşısına sık sık tekrarlamadayım: Sen bir korkaksın! Sonuç... Korkuyu farketmek yetmiyor ki çözüme ulaşmak için. Alıp başımızı gidelim şafak sökerken/Biz susalım ve sadece sular konuşsun... Farkedişimde ölümü, ağlayacak mıyım? Kavuşma an’ını hayal etmek aklımdan geçecek mi? ‘Ömür yolculuğu meğer ne kısaymış’ diyecek miyim? Şimdi bakıyorum da arkadaki yıllara, bana asırlardır yaşıyormuşum hissi veren topu topu yirmi yıl mı? Saatim durdu sükûtun içindeyim... Aç gözlerini ölüme, bitsin rüya. Hayattayken ölümde, ölümdeyken hayatta olmak. Âh bu benim kendi rüyam...

 

ÜÇ:

Dehşet ve Hüzün ile aşk bahçelerinden aniden uyanıyoruz. Uyanmak... Gerçeğe belki, acıya belki, aydınlığa belki... yönü belirleyişimize ne kadar bağlıysa göreceklerimiz, rengini canlı tutuşumuzla da bağlantılı. Hangi söz yaraşır uykudan uyanan güzeli karşılamaya:

 

Ismarlama değil bu. Ne zaman ve nerede, kiminle üstelik... uykudan uyandığında dünya bitmiş, hayat başlamış olacak. Derken bir gün bir güne eklenemedi... Böyle gördün diye hep böyle mi olacak sanırsın. Irmak denize değil, denizden dağa aksaydı hep, buna da alışmayacak mıydın? Ağaçlar göğe değil, dibe uzansaydı hep, meyveleri dipten toplamayacak mıydın? Sana sunulan böyle sunulmasaydı kabul etmeyecek miydin? Bir gün bütün sabrı biter ve konuşabilir yeryüzü/Bir gün bir fermana uyarak/Tersine akabilir bütün ırmaklar... Her yan kara bulut altında yaşıyor. Yükselen ağıtlar ölümün habercisi. Öyle bir gün gelecek ki saltanatınız sessizliğe bürünecek. Bu ölümden önceki son bahar... Adımların nereye doğru hey yolcu... Karşılaşacaklarından endişeli değil gibisin, titremez sanki yüreğin. Nereden bileceksin... Hangi sokağa girse önünde duvar...

            Ve

 

            Rüyalar büyüttü seni masallar

            Atına bin yürü dağların arkasına

            Uçan kuşlar seninledir

            Kaf dağının ardında

            Seni bekliyor yüreğindeki ankâ

 

İçimden geçen cümlelerden yakalayabildiklerimi kağıda geçirdim işte. Şiir bu... İnsanı dehlizlere sokabilir, ‘çıkışını da kendin bul’ der. Hemen her şiirde karşılaştığım ‘ayna’da ben kendi yüzüme baktım. Eğer yüzleşmeye hazırsanız ben’inizle bu şiirleri okuyun derim. Her an ölümle karşılaşacaksınız ve yarı yoldan dönmek geçecek aklınızdan.

 

            ‘Dediler:

             Güneşin doğduğu yerdesiniz

             Gölgeniz dünyada kaldı’

     

                 ..::alıntı::..

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder
0 yorum yazilmistir
« Önceki - Sonraki »